Avrupa’da sosyal devletin sonu mu hazırlanıyor?

Stop wasting time on dead links! 🛑 This smart platform automatically detects your device and country to give you the exact best offer instantly. Check it out now 100% free! 👇
🔗 [Click here]

merve.bayrakci

Avrupa‘nın önündeki en önemli siyasi meselelerden biri, savunma harcamalarının ne kadar artırılacağı kadar, bu harcamaların hangi kaynaklardan karşılanacağıdır. Rusya tehdidi, Ukrayna Savaşı ve ABD’nin Avrupa güvenliğine ilişkin değişen tutumu, kıta ülkelerini daha fazla silahlanmaya yöneltiyor. Ancak bu dönüşümün ekonomik ve toplumsal bir bedeli var. Bana göre Avrupa, sosyal devlet anlayışından uzaklaşacağı yeni bir dönemin taşlarını döşüyor. Fransa‘da yaşanan sokak olayları ve bu olayların siyasi sonuçları da söz konusu dönüşümün anlaşılması açısından önemli ipuçları veriyor.

Güvenlik harcamalarının görünmeyen maliyeti

Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini artırmak zorunda kaldıklarında, bu paranın nereden bulunacağı sorusuyla karşılaşacaklar. Vergilerin yükseltilmesi, borçlanmanın artırılması veya diğer kamu harcamalarının kısılması seçenekler arasında. Ekonomik büyümenin yavaşladığı, nüfusun yaşlandığı ve sosyal güvenlik sistemlerinin zaten baskı altında bulunduğu bir ortamda, sosyal harcamaların korunması giderek zorlaşabilir.

Eğitim, sağlık, emeklilik ve sosyal yardımlar için ayrılan kaynakların bir bölümünün savunmaya yöneltilmesi, Avrupa siyasetinde yeni bir toplumsal sözleşme ihtiyacını doğuracaktır. Soğuk Savaş döneminde Batı Avrupa, Sovyet tehdidine karşı askeri ittifakını güçlendirirken sosyal devlet kurumlarını da geliştirmişti. Bugünkü koşullar farklı. Savunma teknolojilerinin maliyeti, uzun süreli savaş hazırlığı, mühimmat üretimi ve hava savunma sistemleri için gereken yatırımlar, bütçeler üzerinde kalıcı bir yük oluşturuyor.

Asıl mesele, bu yükün topluma nasıl anlatılacağıdır. Vatandaşlar sağlık hizmetlerinden, emeklilik gelirlerinden veya eğitim olanaklarından fedakârlık etmeye hangi şartlarda razı olur? Böyle bir tercihin kabul görmesi için güvenlik tehdidinin gündelik hayatın önüne yerleştirilmesi gerekir.

Tehdit algısı toplumu dönüştürür

Devletler kriz dönemlerinde toplumdan fedakârlık talep ederken ortak bir tehdit algısına başvururlar. Günümüz Avrupa’sında Rusya, bu algının dış boyutunu oluşturuyor. Fakat dış tehdit, savunma harcamalarının artırılmasını açıklamakta tek başına yeterli olmayabilir. Ekonomik sorunların, toplumsal huzursuzluğun ve kültürel gerilimlerin de güvenlik çerçevesinde ele alınması, daha geniş bir siyasi dönüşüme zemin hazırlıyor.

Fransa’daki gösteriler bu bakımdan dikkat çekici. Sosyoekonomik hoşnutsuzluklarla başlayan protestoların kundaklama, yağma ve sokak çatışmalarıyla anılması, tartışmanın merkezini değiştirebiliyor. Eğitim bütçeleri, hayat pahalılığı veya kamu hizmetlerindeki gerileme gibi meseleler geri plana itilirken kamu düzeni ve devlet otoritesi öne çıkıyor.

Siyaset bilimci Omar Wasow’un protestoların siyasi gündemi nasıl etkilediğine ilişkin çalışmaları bu noktada anlamlıdır. Şiddet içeren eylemler, kamuoyunun dikkatini hak taleplerinden güvenlik ve asayiş sorunlarına yöneltebilir. Gösterilerin başlangıcındaki taleplerin haklılığı, ortaya çıkan yıkım görüntüleri altında görünmez hâle gelebilir.

Bunun sonucu, daha sert polis müdahalelerine ve daha geniş güvenlik yetkilerine yönelik toplumsal desteğin artmasıdır. Ancak her gösterinin aynı sonucu doğurduğunu veya şiddetin belirli siyasi aktörlerce planlandığını söylemek için şu anda elimizde yeterli gerekçe yok. Önemli olan, ortaya çıkan görüntülerin hangi siyasi anlatılar içinde kullanıldığıdır.

İç düşman siyaseti

Marine Le Pen ve Jordan Bardella liderliğindeki Ulusal Birlik, Fransa’daki huzursuzluğu kamu düzeni ve devlet otoritesi üzerinden yorumlayarak kendisini düzenin savunucusu olarak sunuyor. Almanya’da Almanya için Alternatif, İspanya’da Vox, İtalya’da Lega ve Hollanda’da Özgürlük Partisi de benzer olayları göç politikalarının başarısızlığına ilişkin iddialarını güçlendirmek için kullanabiliyor.

Bu söylemin ortak noktası, karmaşık ekonomik ve toplumsal sorunları belirli gruplarla ilişkilendirmesidir. Göçmenler, Müslümanlar ve kültürel farklılıklar, güvenlik tartışmasının merkezine yerleştiriliyor. Böylece gelir dağılımındaki bozulma, kamu hizmetlerinin yetersizliği veya gençlerin geleceksizlik duygusu gibi sorunlar, yapısal nedenlerinden koparılarak kimlik ve aidiyet meselesine dönüştürülebiliyor.

Donald Trump ve JD Vance’ın Fransa’daki olayları göç ve entegrasyon tartışmalarıyla ilişkilendiren açıklamaları da bu yaklaşımın Atlantik’in iki yakasında birbirini beslediğini gösteriyor. Avrupa’daki kriz, Amerikan sağının kendi göç politikalarını savunmak için kullandığı bir örneğe dönüşüyor. Filistin bayrakları taşıyan göstericiler üzerinden kurulan siyasi anlatılar da protestoların toplumsal taleplerinden uzaklaştırılarak ideolojik bir tehdit çerçevesine yerleştirilmesine hizmet edebiliyor. Trump’ın vandallık yapanların Filistin bayrakları taşıdığını söylemesi bu açıdan bana maksatlı görünüyor. Aynı Trump, olayların sebebini göçmenler olarak gösteriyor. 

Burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Şiddet eylemlerini eleştirmek başka, bütün bir topluluğu güvenlik tehdidi olarak göstermek başkadır. İkinci yaklaşım, toplumun bir bölümünü potansiyel düşman olarak kodlayabilir ve olağanüstü güvenlik politikalarının kabulünü kolaylaştırabilir.

Güçlü devlet, daralan sosyal devlet

Avrupa’nın önünde şekillenen siyasi denklem, güçlü devlet talebinin yükselmesiyle sosyal devletin kaynaklarının daralması arasındaki ilişkide yatıyor. Daha fazla savunma harcaması, daha sıkı sınır kontrolleri, genişleyen polis yetkileri ve sertleşen göç politikaları aynı siyasi iklim içinde destek bulabilir. Güvenlik, kamu kaynaklarının dağılımında belirleyici ölçüt hâline geldikçe sosyal politikaların önceliği tartışmaya açılacaktır.

Elbette güçlü devlet olmak zorunlu olarak otoriterleşmek anlamına gelmez. Avrupa’nın demokratik kurumları, hukuk devleti ve toplumsal denetim mekanizmaları bu dönüşümün sınırlarını belirleyebilir. Ancak güvenlik kaygısı sürekli canlı tutulur, muhalif talepler kamu düzenine tehdit olarak sunulur ve ekonomik fedakârlıkların alternatifsiz olduğu anlatılırsa bu sınırlar aşınabilir.

Bana göre Avrupa’da sosyal devletin geleceği, savunma bütçelerindeki artış kadar bu artışın hangi siyasi söylemlerle meşrulaştırılacağına bağlıdır. Fransa sokaklarında yaşananlar, bu sürecin tek nedeni veya kanıtlanmış bir planın parçası değildir. Fakat güvenlik kaygılarının nasıl siyasi sermayeye dönüştürüldüğünü gösteren önemli bir örnektir.

Avrupa toplumları önümüzdeki yıllarda yalnızca Rusya tehdidiyle veya savunma sanayisinin ihtiyaçlarıyla karşı karşıya kalmayacak. Refahın nasıl paylaşılacağına, hangi hakların korunacağına ve devletin hangi görevleri önceliklendireceğine ilişkin bir tercihle de yüzleşecekler.

Asıl soru şudur: Avrupa, güvenliğini güçlendirirken sosyal devletini koruyabilecek mi, yoksa güvenlik adına refah devletinden vazgeçmenin siyasi ve toplumsal zemini çoktan mı hazırlanıyor?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı
Salı, Ekim 20, 2026 – 10:00
Main image: 

<p>Fransa’da öğrenciler, eylül ayı ortasından bu yana eğitimdeki kaynak yetersizliği, öğretmen açığı ve kötüleşen okul koşullarına karşı ülke genelinde eylemler düzenliyor / Fotoğraf: Abdul Saboor-Reuters</p>

Type: 
SEO Title: 
Avrupa’da sosyal devletin sonu mu hazırlanıyor?

Orijinal makalenin tamamını buradan okuyun:
Orijinal kaynak

Loading

Finally, a link that actually works for your region and device! 🌍 Get instant access to the top exclusive offers tailored just for you right now. Don’t miss out, click here! 👇
🔗 [Click here]


↑